www.karincakararinca.com
Ana Sayfa Kütüphane Kızılderililer Gök Günlüğü iletisim English
Sular yükseldikce balıklar karıncaları yer,sular çekildikce de karıncalar balıkları yer.  

 

 

Buradaki öykiler Richard Erdoes ve Alfonzo Ortiz tarafından derlenen 'American Indian-Myths and Legends' adlı kitaptan alınmış ve tarafımızdan çevrilmiştir (1984, Pantheon)

 

NEDEN KIZILDERİLİLER?

 ÇÜNKÜ ONLAR

 1492'DEN BERİ

YURTLARINDA

TERÖRİZMLE SAVAŞIYOR

HIAWATHA, BİRLEŞTİRİCİ

 

 İrakular (Iroquois)

 

            "1570'lerde yaşayan Hiawatha (Haia-Hwa-Tha, NehirleriYapanAdam) bir devlet adamı, yasa koyucu, şaman ve birleştirici olarak düşünülürdü. Bazı kaynaklara göre, bir Mohawk olarak doğdu ama onun söylediklerini reddettikleride Onadaga'lara sığıdı. Irakuaları korkuç bir şef olan ve kızkardeşini öldüren Wathatotanko'dan  intikam almak için birleştirmeye çalıştı."

 

***

 

            Göklerinn Koruyucusunun uykusu acı dolu çığlıklar yüzünden dağılmıştı. Eviden aşağıya, dünyaya doğru baktı ve insaların dehşetle kaçtıklarını, korkunç canavarlar, hortlaklar ve insan-yiyen devler tarafından kovaladığını gördü. Ta-re-ya-wa-gon ölümlü bir insan kılığına girerek düyaya, insanların yanına indi, küçük bir kızı eliden tuttu ve insanlara onu takip etmelerini söyledi. Büyük Birleştirici onları büyük nehrin ağzıda olan bir mağaraya soktu, yemek yedirdi ve uyumalarını söyledi.

 

            İnsanlar onun korumasıyla güçledikten sonra, Ta-re-ya-wa-gon yeniden küçük kızı elinden tuttu ve onları yükselen güneşe doğru yönlendirdi. Ta ki köpüklü suları heybetli kayalardan dökülen iki ırmağın kesiştiği yere gelene kadar. Orada Ta-re-ya-wa-gon kendisi ve halkı için uzunevler inşa etti.

 

            Onlar yıllarca orada yaşadı, beslendiler ve kuvvetlendiler, çocukları güçlü erkekler ve güzel kızlar oldu. Sonra Ta-re-ya-wa-gon, Göklerin Koruyucusu, insanları etrafında topladı ve konuştu: "Siz, benim çocuklarım, şimdi yayılmalı ve büyük uluslar olmalısınız. Sizi yazın ormanlardaki yapraklar, büyük suların kıyısıdaki taşlar kadar çoğaltacağım." Sonra tekrar küçük kızın elinden tuttu ve güneşe doğru yürüdü, insalar da onu izledi.

 

            Uzun bir yolculuktan sonra çok güzel bir nehrin kıyısına geldiler. Ta-ren-ya-wa-gon bir kaç aileyi diğerlerinden ayırdı ve onlara buraya uzunevler yapmalarını ve bir köy kurmalarını söyledi: "Te-ha-wro-gah diye bilineceksiniz, Bölünen-Sözcükler," dedi ve onlar Mohawk Kabilesi olarak büyüdü. Ondan sonra onlar öyle isimlendiler, dilleri değişti ve artık diğerlerini fazla anlayamadılar.

 

            Mohawklara mısır, fasulye, kabak ve tütün, avlarda yardım etsin diye köpek verdi. Onlara bitkileri nasıl yetiştireceklerini, nasıl hasat edeceklerini ve nasıl yemeğe dönüştüreceklerini, ormanın yollarını ve avlayacakları hayvanların yuvalarını öğretti; o zamanlar insanlar bunları bilmiyordu. Bütün herşeyi öğrettikten ve yaşam gereksinmelerini sağladıktan sonra Ta-re-ya-wa-gon yine küçük bir kızı elinden tuttu ve kalan insanlarla güneşin battığı yere doğru ilerledi. Uzun bir yolculuktan sonra ormanlarla çevrili sulak ve çok güzel bir vadiye geldiler. Onlara yaşam için gerekli olan şeyleri verdi, ihtiyaçları olan şeyleri öğretti ve onlara büyük ağaçlarla çevrili olduklarından Na-ha-we-ta-go, Büyük-Ağaç-İnsanları adını verdi. Ve Oneida ulusu olarak büyüyen bu insanlar, isimlendirildikten sonra sahip olduğu dilin bir lehçesini konuşmaya başladılar.

 

            Sonra Ta-re-ya-wa-gon bir kez daha küçük kızın elinden tuttu ve onları güneşin yükseldiği yere doğru götürdü, insanlar onu izledi. O-nun-da-ga-o-no-ga deilen büyük bir dağa geldiler. O bazı ailelere uzunevler yapmalarını söyledi ve gerekli şeyleri verdikten sonra diğerlerine öğrettiği şeyleri öğretti ve onlara  yanında bulundukları dağın adını verdi. Ve bu insanlar Onandaga ulusu oldular.

 

            Yine küçük kız onun yanındaydı, Ta-re-ya-wa-gon yola çıktı, insanlar da onu güneşte parlayan bir gölün kıyısına kadar izledi. Göl, Go-yo-gah adını taşıyordu, ve burada bir başka grup köylerini kurdu, ve onlar Cayugalar oldu. Şimdi yalnızca bir avuç insan kalmıştı ve Ta-re-ya-wa-gon onları Ga-nun-da-gwa denen bir dağ gölüne götürdü. Onlar da Te-ho-ne-noy-hent, yani Kapının Koruyucuları adını alarak oraya yerleşti ve kendi dillerini alarak küçük Seneca Ulusunu oluşturdular.

 

            Göklerin Koruyucusu tarafından kendilerine yer verilmeyen bir grup kalmıştı. Bunlar güneşe doğru yürüyerek diğerlerinden daha büyük olan Mi-sis-si-pi denilen nehre kadar geldiler. Asmalardan yaptıkları köprüden karşıya geçtiler, fakat en sonuncular geçerken köprü parçalara ayrılarak yıkıldı. Hiç kimse geri dönemedi, böylece bu nehir doğu insanını batı insanından ayırdı.

 

            Göklerin Koruyucusu her ulusa özel bir hediye verdi: Senecalara geyikler kadar hızlı koşabilmeleri için hızlı ayaklar, Cayugalara dalgalı sularda gidebilmelerini sağlayan kanolar, Onondagolara sonsuz kanunların bilgisini ve Büyük Yaratıcının isteklerini anlama yeteneği, Oneidalara silah yapma ve sepet örme, Mohawklara ise ok ve yayla beraber oklarını avlarının ve düşmanlarının tam kalbine saplama yeteneğini verdi.

 

            Ta-re-ya-wa-gon insanlar içinde bir insan gibi nasıl yaşayacağını da çözdü. Şekil değiştirebilme gücüne sahipti, bir erkek olmayı seçti ve Hiawatha adını aldı. Onondagalarla yaşamayı seçti ve bu kabileden çok güzel bir kadını eşi olarak aldı. Birleşmelerinden bir kız çocuğu düyaya geldi, annesi kadar güzel ve olgun olan Mi-haha. Hiawatha ona barışı ve kardeşliği öğretti, öğütler verdi, ve hayatın bilgeliğini öğretmeyi asla bırakmadı.

 

            Hiawatha'nın korumasındaki Onondagalar bütün kabilelerin en büyüğü oldular, fakat diğer uluslar da büyük koruyucu? ile beraber büyüdü ve geliştiler. Hiawatha, beyazlığıyla göz kamaştıran sihirli bir kanoyla yolculuk ederek, sanki görümeyen bir kuşun kanadındaymış gibi, suyun ve çayırların üstünden, bir ulustan diğerine yolculuk ederek onlara insanları, hayvanları ve doğayı Manitu'nun sonsuz yasalarına bağlı olarak dengede tutmaları için öğütler verdi. Böylece hepsi iyi ve mutlu yaşadılar.

 

            Fakat evrenin yasaları gereği mutluluğu mutsuzluk, yaşamı ölüm, bolluğu kıtlık, uyumu da uyumsuzluk takibeder.

 

            Kuzeyden, Büyük Göllerden Sonsuz Kanunları; sepet örmeyi, tarımı, veya kaplarda yemek pişirmeyi bilmeyen vahşi kabileler geldi. Onlar avlanmayı, bitki yetiştirmeyi, hasat toplamayı biliyordu, ne var ki bu yabacılar oların çiğ etlerini yiyor, çadırlarını yırtıp parçalıyorlardı. Savaş ve ölüm onların işiydi. Nereye gittilerse Hiawatha'nın insanlarını bir sel gibi sürükleyerek yıkıma uğrattılar. İnsanlar da bunun üzerine Hiawatha'dan yardım istemek için onun yanına gittiler. O, bütün uluslara toplanmalarını ve kendisini beklemelerini söyledi.

 

            Ve böylece beş kabile kuzeyden gelen vahşi adamların henüz ulaşamadıkları büyük ve durgun gölün kıyısında bulunan Büyük Toplantı ateşinin yanında biraraya geldi. İnsanlar Hiawatha'yı bir gün bekledi. İki gün, üç gün... Dördüncü gün onun, beyaz ışınlarla parlayan sihirli kanosu göründü, sislerin üzerinden kayarak geliyordu. Hiawatha kanonun kıçında oturarak kanoyu yönetiyordu, kanonun önünde ise karısı ve kızı vardı.

 

            Sachemler, yaşlılar ve kabilenin bilge erkekleri Büyük Koruyucu'yu karşılamak üzere suyun kenarında oturuyorlardı. Hiawatha ve kızı kıyıya indi, bütün kardeşlerini kendi dillerinde selamladı.

 

            Birden yüzlerce nehrin çağlaması gibi, binlerce dev rüzgarın esmesi gibi korkunç bir ses duyuldu. İnsanlar korku içinde yukarıya baktı.

 

            Bulutların üstünden döne döne yaklaşarak, en büyük kanatlardan bile yüzlerce kez büyük, göklerin büyük gizemli kuşu uçuyordu. Bin tane yıldırımın sesini andıran kanat çırpışları insanları korkudan yere çömeltmişti, Hiawatha ve kızı ise kıpırdamadan duruyorlardı. Sonra Büyük Koruyucu ellerini başının üzerine kaldırarak onu kutsadı, kız "Hoşçakal babacığım" diyerek büyük gizemli kuşun kanatlarının arasına oturdu. Kuş daireler çizerek bulutlara yükseldi, yükseldi ve sonunda gökyüzünün büyük semasına girerek gözden kayboldu.

 

            İnsanlar korkuyla izliyordu fakat Hiawatha acıyla afallamış bir halde halsizlikten yere yığıldı. Onu bir panter postuyla örttüler. Bu olaydan sonra Hiawatha üç gün sessizce oturdu ve hiç kimse ona dokunmaya cesaret edemedi. İnsanlar onun, halkını kurtarmak için biricik çocuğunu Manitulara kurban ettiğini düşünüyordu, ama Büyük Koruyucu ne kızı hakkında ne de onu götüren Gizemli Kuş hakkında konuşacaktı.

 

            Üçüncü günün sabahında Hiawatha uyandı ve kendini gölün soğuk ve temiz sularında arındırdı. Sonra büyük konseyi toplamalarını söyledi. Sachemler, yaşlılar ve bilgeler kutsal ateşin çevresinde çember yaparak oturduktan sonra Hiawatha geldi ve konuştu:

 

            Geçmiş, geçmiş nedir ki? Şu an, ve bizi ilgilendiren gelecektir. Çocuklarım, beni iyi dinleyin, bu size söyleyeceğim son sözlerim. Benim zamanım sizin için doluyor.

 

            Çocuklarım, savaş, korku ve ayrılık sizi köylerinizden buraya, kutsal ateşe getitdi. Ortak bir tehlikeyeyle karşılaşınca, ve ailelerinizin hayatı için endişelenerek buraya toplandığınızda her kabile yalnız kendisini düşünüyor ve tek başına hareket ediyordu. Hatırlayın, sizi küçük bir grupken aldığım ve birçok ulusa ayırdığımı. Şimdi yeniden birleşmeli ve tek bir ulus gibi hareket etmelisiniz. Hiçbir kabile sonsuz kanunları bilmeyen, bizleri kış fırtınaları gibi süpüren, ölüm ve yıkım getiren vahşi düşmanlara karşı yalnız kalmayacak.

 

            Çocuklarım, iyi dinleyin. Hatırlayın hepiniz kardeşsiniz, birinizin yok olması hepinizin yok olması demektir. Tek ateşe, tek pipoya, tek bir savaşçı birliğine sahip olmalısınız.

 

            Hiawatha beş kabilenin ateşkoruyucularına ateşlerini büyük kutsal ateşle birleştirmelerini söyledi; onlar da öyle yaptılar. Sonra Göklerin Koruyucusu kutsal tütünü kıpkırmızı közlerin üzerine serpti, böylece onun tatlı kokusu çemberin içinde oturanları sardı.

 

            Onondagalar, siz güçlü savaşçıları olan kabilesiniz. Sizin gücünüz kökleri derinlere ve uzaklara yayılan ve her tür fırtınaya karşı onu koruyan dev çam ağaçları gibi. Siz koruyucu olacaksınız ve ilk ulussunuz.

 

            Oneidalar, sizin erkekleriniz akıllarıyla ünlüdür. Siz kabilelerin akıl hocaları olacaksınız. İkinci ulus sizsiniz.

 

            Senecalar, sizin ayaklarınız hızlı, konuşmalarınız inandırıcı. Erkekleriniz kabileler içinde en büyük konuşmacılar. Siz üçüncü, hatip ulususunuz.

 

            Cayugalar, siz en iyi kanocularsınız. Kanoları yapma ve kullanmada en yetenekli sizlersiniz. Nehirlerimizin koruyucuları siz olacaksınız, dördüncü ulus da sizsiniz.

 

            Mohawklar, siz mısır ve fasulye yetiştirmeyi ve uzunevler yapmasını çok iyi biliyorsunuz. Siz de besiciler2 olacaksınız.

 

            Sizler savaşta pençeye dönüşen bir elin beş parmağı gibi olacaksınız. Birleşip döndükten sonra düşmanlarınız geldikleri ıssız topraklara geri çekilecek. Sözlerimi beyinlerinize ve yüreklerinize gömün şimdi kendi konseylerinizi toplamak için çekilin ve yarın bana gelip öğüdümü tutacağınızı söyleyin.

 

            Ertesi sabah beş ulusun sachemleri ve bilgeleri Hiawathaya, o günden sonra tek bir ulus olacakları sözüyle geldiler. Hiawatha memnun oldu. Sonra gökyüzünün büyük gizemli kuşundan dökülen parlak beyaz tüyleri topladı ve kabilelerin liderlerine verdi. Bu tüylerle dedi, Ako-no-shu-ne, İrakualar olarak bilineceksiniz. Böylece Hiawathanın, Büyük Koruyucunun yardımıyla beş ulusun büyük birliği doğmuş oldu, ve onun kabileleri batının büyük nehrinden doğunun büyük suyuna kadar olan topraklara dağıldı.                                                            

 

            Yaşlılar, Hiawathadan birleşen kabilelerin Sachemleri olmasını istedi, ama o Bu olamaz, çünkü sizden ayrılmak zorundayım. Arkadaşlarım ve kardeşlerim, gelecekte soylarınızın anneleri ve barışın koruyucuları olmaları ve aranızdaki didişmeleri gidermeleri için kabilelerinizin en akıllı kadınlarını seçin. Kadınlar arasında tartışma çıktığında anlaşmazlıkları gidermesi için sachemlerinizin yeteri kadar akıllı olmalarını sağlayın. Şimdi konuşmam sona eriyor, hoşçakalın.

 

            O anda rüzgarda titreyen yapraklar ve Sonsuz Kuşun şarkısı gibi tatlı bir ses kapladı ortalığı. Hiawatha sihirli beyaz kanosuna bindi ve gölde gitmek yerine gökyüzüne yükseldi ve bulutlarda kayboldu.

 

Hiawatha gitmişti, ama onun öğretileri ve düşünceleri insanların kalplerinde yaşıyor.

 

 

 

GÜNEŞİN ÇOCUKLARI

 

Osage

 

 

Osagenin bir kısmı yeryüzünden daha da ötede, gökyüzünde yaşadılar. Onlar nerden geldiklerini bilmek istediler ve bunun için güneşe gittiler. Güneş onlara onun çocukları olduğunu söyledi. Onların merakı iyice arttı ve bu seferde aya gittiler. Ay onları doğurduğunu ve güneşinde onların babası olduğunu söyledi. Ay onlara gökyüzünü terketmelerini ve yaşamak için yeryüzüne gitmelerini söyledi. Onlar ayın sözünü dinlediler fakat yeryüzünü sular altında buldular. Tekrar gökyüzündeki evlerine dönemezlerdi, bunun için ağladılar ve bağırdılar ama hiçbiyerden cevap gelmemişti onlara. Onlar havada yüzdüler, her yöne doğru giderek birkaç tanrı aradılar yardım almak için ama hiçbir tane bile bulamadılar.

 

Hayvanlar onlarla birlikteydi, ve bunların bir perisi güvenli bütün yaratılanlardan ilham aldı, çünkü o en iyileri ve en heybetlileriydi. Bir Osage yardım için periye yalvardı ve hemen suya düştü ve batmaya başladı. Sonra hemen rüzgarları çağırdı, her yandan rüzgarlar geldi ve su dumanlar içine yükselene kadar şiddetle estiler.

 

İlk başta kayalar göründü ve insanlar kayalıklı yerlere doğru gittiler, yemek için hiçbir bitkinin üretilemediği bu yerlere. Ondan sonra yeryüzüne sular getirilmeye başlandı, yeryüzü yumşayana kadar. Bunlar olurken perinin eğlencesi en üst düzeydeydi ve onun bütün dağılmış saçları toprağa düşerek yapıştı. Saçlar gelişti ve onlardan yeryüzüne tohumlar, mısır, patatesler ve yabani şalgamlar ve ondan sonrada tüm çimenler, otlar ve ağaçlar yayıldı.

 

 

OK OĞLAN

 

Cheyenne(Çeyen)

 

      Ok Oğlan, harika çocuk, yasa çıkarılan Sioux Yuwipi törenleri boyunca bir sihir gücü vermektedir. Törende büyücü; ürkütücü ışıklar, şıngırtılar ve sesler eşliğinde, işlenmemiş inek derisinden kamçı ve yıldız bir battaniye ile kaplanmış eski bufalo derisinden yapılma kaftanı bir araya getirmekteydi. Çanak-çömlek yapan Pueblolar, Water-Olla Boy efsanesi diye adlandırdıkları bu hikayenin diğer bir versiyonunu geliştirmişlerdir.

 

             Çeyenler, mısırı almasından sonra bile hala kuzeyde oturuyorlardı, kabileden genç bir erkek ve kadın evlenmişti. Kadın hamileydi ve çocuğunu tam dört yıldır rahminde taşıyordu. İnsanlar büyük bir merakla ne olacağını izliyordu. Kadın dördüncü yılın sonunda doğurduğu zaman bebeğin doğaüstü olduğunu kabul ettiler.

 

            Annesi ve babası öldükten sonra çocuğu yalnız yaşayan ninesi yanına aldı. Oğlan yürümeyi ve konuşmayı çabucak öğrenmişti. Bir bufalo postunu aldı ve büyücülerin giyeceği şekilde, tüylerini dışarı getirerek katlamayı öğrendi.

 

            Çeyenlerde bazı doğaüstü yeteneklere ve güçlere sahip büyücüler vardı. Bazen biraraya gelirler ve bir yerde toplanırlardı. Büyük bir çember şeklinde oturup ilahiler okur ve kutsal törenler yaparlardı, sonra herkes kalabalık toplanmadan önce mucizelerini gösterirdi.

 

            Bu sihirli danslar çocuk on yaşına geldiğinde devam ediyordu. Oğlan ninesine onlara katılıp katılamayacağını sordurttu ve büyükler onu kabul ettiler. "Nerede yaşamak istersin?" diye sordu şef, bunun anlamı 'nerede oturmak istiyorsun'dur. Törensiz bir biçimde oğlan şefin yanına oturdu. Ona yer gösterene çocuk direktifleri verdi, tüm vücudu kırmızıya boyanacak ve yüzünün, bileklerinin ve dizlerinin çevresine siyah çemberler çizilecekti.

 

            Gösteri çemberin sonundan başladı. Sıra Oğlana geldiğinde oradakilere ne yapacağını sordu. O tütsü yakmak için yumuşak otlar kullanırdı. Ondan sonra dumanın içinden, bufalo sinirinden yapılmış yayını kuzeye, güneye, doğuya ve batıya doğru çevirdi. Kaftanını giymek ve yayını boynuna takmak için iki kişiden yardım istedi. Bütün güçleriyle çektiler fakat onu yerinden hareket ettiremediler. Daha hızlı çekmelerini söyledi ve onlar bunu yaptığında Oğlanın kafası incindi. Kafası kaftanın altında kaldı ve adamlar kaftanı çıkardı.

 

            Şimdi çocuğun yerinde çok yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlı adamı cüppe ile sardılar ve tekrar çekmeye başladılar. Bu seferde insan kemikleri ortaya çıktı bir kafatasıyla birlikte. Üçüncü seferde ise kaftanı kemiklerin üstüne serdiler ve kaldırdılar. Hiçbir şey yoktu. Dördüncü seferde ise kaftanı boş bir yere serip sonra kaldırdılar. Şimdi ise harika çocuk hiçbir şey olmamış gibi orada oturuyordu.

 

            Çeyenler büyü dansından sonra, bufalo avlamak üzere kamplarına doğru harekete geçtiler. Annelerini görmek için bütün güçlerini harcayan danaları avlamaya giden çocuklara öncülük etti muhteşem oğlan. Çocuklar etrafta beş ya da altı tane dana gördüler ve içlerinden birini oklarıyla öldürdüler. Çok dikkatli bir şekilde, kemikten yapılma bıçaklarını kullanarak derisini yüzmeye başladılar. Toynaklarını atıyorlar ve kafasını bozmamaya özen gösteriyorlardı çünkü harika çocuk bu deriyi kaftan için kullanacaktı.

 

            Çocuklar işlerini yaparken bir adam bir köpek sürüsünü onlara doğru yönlendirdi. Bu adam kabile şefi Genç Kurttu ve etrafa dağılmış kemikleri toplamak için gelmişti. Çocuklara o bufaloyu alacağını ve onu bırakmalarını söyledi.

 

            Bunun üzerine muhteşem çocuk dışındakiler adamın söylediklerini yerine getirdi. Muhteşem çocuk ise işine devam ederek sadece derisini alacağını söyledi. Adam çocuğu kenara itti fakat çocuk kalkarak deriyi yüzmeye devam etti. Bunun üzerine adam bu sefer çocuğu şiddetli bir şekilde yere fırlattı. Çocuk kalktı ve işine devam etti. Arka bacağın derisini yüzer gibi yaparak dizinden kesti ve toynağından tutarak ayırdı. Adam çocuğa bu sefer omzuyla yüklenerek kenara itmek istedi fakat çocuk az önce kestiği bufalo bacağı ile adamın ensesine sert bir vuruş yaptı. Bunun üzerine adam olduğu yere yığılıp kaldı.

 

            Çocuklar hemen kampa koştular ve büyük bir heyecanla başlarından geçenleri anlattılar. Savaşçılar toplandılar ve harika çocuğu öldürmeye karar verdiler. Çocuğu bulmak için şeflerinin cesedinin etrafına bakmaya gittiler fakat çocuk kampa dönmüştü. Ninesinin yanına gelmişti ve ninesi ona yemek yapıyordu. Tam o sırada savaşçılar etrafı kapladı. Çocuk çömlekteki yemeği hemen ateşe döktü ve böylece çıkan dumandan yararlanarak ninesini orada bırakarak kaçtı.

 

            Savaşçılar etrafa bakınmaya başladılar ve çocuğu çeyrek mil ötede doğuya doğru giderken gördüler. Hemen peşine düştüler fakat ulaşılacak gibi görünmüyordu. Dört kez denediler bunu fakat başaramayacaklarını anlayarak bıraktılar.

 

            İnsanlar harika çocuktan korkar oldu. Her gün aradılar ve en son gördüklerinde yakındaki bir tepenin başındaydı. Tüm kamp tam beş kez izledi onu ve her seferinde farklı bir elbise ile göründü. İlk geldiğinde bufalo derisinden yapılmış bir başlık vardı, kırmızı kalkanlı savaşçı gibiydi. Boynuzları, mızrağı, kırmızı kalkanı ve her bir koluna bağlanmış bufalo kuyruğu vardı üzerinde. İkinci geldiğinde siyah ve sarıya boyanmış vücudu, başına yapıştırdığı kuş tüyleri ile bir Coyote savaşçısıydı.

 

 

TAŞ OĞLAN

 

                                    Brulé Siyuları

 

 

Kızılderililerin eski büyük günlerinde, bir kız ve beş erkek kardeş yaşardı. İnsanlar o zamanlarda yiyecek aramak zorundaydı, bu onların temel sorunuydu. Kız yemek pişirip elbise dikerken, erkek kardeşleri günlerini avlanarak geçiriyormuş.

 

Bir gün aile çadırlarından çıkarak bir kayalığın yamacına bir kanyona kadar yürüdüler. Bu garip ve sessiz bir yerdi ama bir dere vardı ve avlanmak kolaydı. Kanyon yazın serindi ve kışında rüzgarı kesiyordu.yine erkekler avlanmaya çıktığında kızkardeşleri de onları bekliyordu. Beklerken sesleri dinliyordu. Bazen ayak sesleri duyduğunu sanıyor, ama dışarı çıkınca kimseyi göremiyordu.

 

Sonra bir gece beş kardeşten sadece dördü dönmüş avdan.hepsi de ona ne olduğunu merak ettiğinden sabaha kadar uyuyamamışlar. Sonraki gün ise avdan üçü dönmüş. Yine hiçbiri gözünü bile kırpmamış. Sonraki gece ikisi dönünce hepsi de çok korkmuş.

 

O günlerde kızılderililerin kutsal törenleri veya onlara yol gösterici duaları yokmuş, bundan dolayı kızın ve kardeşlerinin bu büyülü yerde geceleyin beklemesi çok zormuş.yine kardeşler sabah çıkmışlar ve biri dönmüş geceleyin. Kız ağlamış ve ona evde kalması için yalvarmış. Fakat kızın en çok sevdiği en genç olan kardeş te yiyecek bulmak için sabahleyin ava çıkmış. Diğerleri gibi o da dönmemiş. Hiçbiri kıza ne yiyecek ne içecek getirmiş, ne de onu korumuş.

 

Ağlayarak kız kayanın yamacından ayrılmış ve tepeye çıkmış. Ölmek istiyormuş ama bunu nasıl yapacağını bilmiyormuş. Sonra yerde yuvarlak bir çakıl taşı görmüş. Onun kendisini öldüreceğini düşünmüş, yerden almış ve onu yutmuş.

 

Kalbinde iyilikle çadıra dönmüş. Biraz su içmiş ve midesinde bir hareket hissetmiş, taş ona sakin olmasını söylüyormuş. Rahatlamış ama kaybolan kardeşlerinden dolayı uyuyamıyormuş.

 

Sonraki gün biraz pemmican ve çilek dışında bir şey yememiş, çünkü kendini aç hissetmiyormuş. Biraz da dereden su içmiş. Bir ziyafette olduğunu düşünerek şarkı söyleyerek yürümüş. Sonraki gün daha önce olmadığı kkadar mutluymuş.

 

Dördüncü gün yalnızdı ve kendini üzgün hissetti. Son şimdi geliyor diye düşündü, şimdi öleceğim. Kaygılanmadı ama öleceği yerde küçük bir oğlan doğurdu.

 

Ben bu çocuğu ne yapacağım? diye düşündü. Bu nasıl geldi? Herhalde yuttuğum taştan olmalı.

 

Çocuk parlayan gözleriyle oldukça güçlü görünüyordu. Buna karşın kız kendini zayıf hissediyordu, yeni hayatı, oğlunu koruması gerekiyordu. Kız ona İyan Hokshi, yani Taş Oğlan adını verdi ve ona kardeşlerinin elbiselerini giydirdi. Günler geçtikçe çocuk büyüdü, normalden on kat daha hızlı büyüyordu ve mükemmel bir vücuda sahipti.

 

Anne bebeğinin büyük güçlere sahip olduğunu biliyordu. Bir gün çocuk çadırın dışında oynarken kendine yay ve oklar yaptı. Anne okların ucundaki yontulmuş taşlara bakarak çocuğun onları nasıl yaptığını düşündü. belki kendinin taş olduğunu ve benim onu yuttuğumu biliyor diye düşündü. Onun sert bir doğası olmalı.

 

Bebek hızla büyüyüp yürümeye başlamıştı, saçları uzadı ve olgunlaşınca annesi onu diğer kardeşleri gibi kaybedeceğinden korkmaya başladı. Sık sık ağlıyordu ve çocuğun neden sormadığını düşünüyordu, çocuk biliyor gibiydi.

 

Çok sonra çocuk avlanmak için yeterli olgunluğa erişince ve annesi onu görünce daha da kaygılandı. Taş çocuk çadıra girdi ve anne ağlama dedi.

 

Annesi beş tane amcan vardı dedi. Fakat avlanmaya çıktılar. Birbirini izleyen günlerde hiçbiri geri dönmedi. Ve onun doğumunu hatırladı, tepeyi nasıl tırmandığını ve taşı nasıl yuttuğunu, içinde kıpırdıyan şeyi nasıl hissettiğini.

 

Biliyorum dedi çocuk. Ve ben kardeşlerini yani amcalarımı aramaya gidiyorum.

 

Ama eğer dönmessen ben ne yapacağım? diye hüngür hüngür ağlamaya başladı.

 

Döneceğim diye yanıtladı çocuk. Amcamlarla birlikte döneceğim hem de. Ben gelen kadar çadırdan çıkma.

 

Böylece ertesi sabah İyan Hokshi yürümeye ve etrafı izlemeye başladı. Akşama kadar uyumak için uygun bir yer bulana kadar dolaştı. Dört gün boyunca dolaştı ve dördüncü günün sonunda duman kokusu aldı. İyan Hokshi, Taş Çocuk kokuyu takibetti. Koku onu bacasından duman çıkan bir çadırın yanına getirdi.

 

Çadır çirkin ve haraptı. İyan Hokshi içeride yine çok çirkin olan yaşlı bir kadın gördü. Kadın onu gördü ve içeriye buyur etti.

 

Taş çocuk içeri girmekle beraber huzursuz ve biraz da tedirgindi.etrafa baktı ve çadırın duvarına dayanmış beş büyük bohça gördü ve merak etti.

 

Yaşlı kadın biraz ot kaynattı. Çocuk piştiği zaman out yedi ama beğenmedi. Sonra kadın ona uyuması için pis ve eski bir bizon derisi serdi, fakat çocuk bir tehlike olacağını sezinledi ve uyumamaya karar verdi.

 

Sırtım ağrıyor dedi kadın. uyumadan önce, keşke sırtımda yürüyerek masaj yapsaydın bana. Ben yaşlı ve yalnızım, ağrılarım için bana yardım edecek kimsem yok.

 

Uzandı ve Taş Çocuk onun sırtında yürümeye başladı. Bunu yaparken, kadının sırtının arkasındaki kürkün altında bıçak, mızrak ucu gibi keskin bir şeylerin olduğunu hissetti. belki onları amcalarımı öldürmek için kullanmıştır diye düşündü. Belki de bir yılandan aldığı zehiri koymuştur, evet öyle olmalı.

 

İyan Hokshi bunları düşünerek, becerebildiği kadar havaya sıçradı ve yaşlı kadının sırtına indi. Tekrar tekrar zıpladı, ta ki yaşlı kadın bitip tükenip kırık bir sırtla ölünceye dek.

 

Sonra İyan Hokshi hayvan derileriyle sarılmış ve sırımlarla ağızları bağlanmış bohçaların yanına geldi.onları çözdü ve ölmüş ve kurutulmuş etler gibi kurumuş, insana pek benzemeyen beş adamı buldu. Bunlar amcalarım olmalı diye düşündü, fakat onları hayata nasıl yeniden döndüreceğini biliyordu.

 

Çünkü çadırın dışında gri taşlarla çevrili bir kaya yığını vardı. Onları konuşurlarken buldu, onları anlayabiliyordu. İyan Hokshi, Taş Oğlan, sen de bizden birisin, bizden geliyorsun, Tunkadan geliyorsun, İyandan geliyorsun. Şimdi dikkatle dinle

 

Onların dediklerini dinledikten sonra, kubbeye benzer bir yığın yaptı söğüt dallarından. Onu yaşlı kadının bizon derisiyle kapladı ve içine kurumuş beş cesedi koydu. Dışarıda büyük bir ateş yaktı. Kayaları alevlerin sağına yerleştirdi, yaşlı kadını aldı ve ateşin içine attı.

 

Taşlar ateşten kızmaya ve kırmızılaşmaya başladıktan sonra, Taş Oğlan bir geyiğin boynuzlarını buldu ve yaptığı kubbeye onları tek tek taşıdı. Yaşlı kadınınbizonun iç derisinden yapılmış su kabını alarak içine su doldurdu. Sonra kurumuş insanları kubbenin içine koyduğu tasın etrafında daire şeklinde yerleştirdi.

 

İyan Hokshi kubbenin girişini bizon derisiyle kapattı, içerideki havanın çıkmaması ve içeriye de hava girmemesi için.kaptaki suyu ölülerin üstlerine boşalttı ve taşlara teşekkür etti: beni buraya getirdiğiniz için. Dört kez suyu döktükten sonra dört kez kapıyı açtı ve kapadı. Taşlarla konuştu. Suyu döktüğü zaman küçük oda buharla doldu, böylece bembeyaz bir sisten başka bir şey görünmez oldu. İkinci kez döktüğünde, bir canlanma, bir kıpırdanma hissetti. Üçüncü kez döktüğünde şarkı söylemeye başladı. Ve dördüncü kez döktüğü zaman bu ölü ve kuru şeyler de şarkı söylemeye ve konuşmaya başladılar.

 

Artık hayata döndüler diye düşündü Taş Oğlan. Şimdi onları görebilirim.

 

Kapıyı son kez açtığında buharın dışarıya, gökyüzüne uçarak tüybulut olduğunu gördü. Şenlik ateşi ve ayışığı ikisi de küçük tahta kubbenin içinde parlıyordu ve ışıkları içeride oturan beş genç adamı aydınlatıyordu. Hou lekhsi, sizler amcalarım oluyorsunuz dedi, onlar gülümsediler, hayata yeniden döndükleri için mutluydular. İyan Hokshi: bu annemin yani kızkardeşinizin- istediği şey. Bu onun dilediği şey.

 

Taş beni korudu ve şimdi de sizi koruyor diye ekledi. İyan, Tunka taş- Tunka, İyan. Tunkashila, Büyükbaba Ruh, ona tapınmayı öğreneceğiz. Bu kubbe, bu kayalar, bu ateş, bu su bunlar kutsal- bundan böyle bunları kullanacağız, bu yaptığımız ilk şeyden sonra: temizlik için, yaşamak için, wichosam için, sağlık için bunların hepsi bize yaşamamız için verildi. Şimdi bir kabile olmalıyız.

 

  

 

SİYULAR NASIL GELDİ?

 

                                                                            Brulé

 

             Bu hikaye bana Santee Nine tarafından anlatıldı. Uzun zaman önce, gerçekten uzun zaman önce dünya yeni yaratılmışken Urktehi Su Canavarı insanlarla savaşıp büyük dalgalara ve akıntılara neden oluyordu. Belki Büyük Ruh Wakan Tanka bu nedenden dolayı bize kızgındı. Belki de Urktehinin kazanmasını istedi, çünkü daha iyi bir insan soyu yaratmak istiyordu.

 

            Böylece sular yükseldi ve yükseldi. Kutsal Kızıl-taş-piponun şu anda gömülü olduğu tepenin ilerisindeki yer dışında herşey sular altında kaldı. İnsanlar kendilerini korumak için oraya çıktılar ama orası kalmak için uygun değildi, sular tepeyi yalıyordu. Dev dalgalar taşları ve kayaları kopartıyor, onları insanların üzerine düşürüyordu. Bunun sonucunda herkes öldü ve insanların kanları eskilerin yaptığı taş-piponun üzerinde büyük bir gölet yaparak pıhtılaşmaya başladı. Bundandır ki kızıl taştan yapılmış pipo bizim için çok kutsaldır. Onun kızıl haznesi bizim atalarımızın eti ve kanıydı, borusu ise uzun zaman önce ölmüş olan atalarımızın kemikleriydi, dumanı ise onların nefeslerinden çıkıyor. Sana söylüyorum, bu pipo, Ahasnunpa, ritüellerde kullanılırken canlanır, ondan çıkan gücü hissedebilirsiniz.

 

            Urktehi, Büyük Su Canavarı da taşların kayaların altında kalmıştı. Belki Tunkashila, Büyük Büyük Ruh, dalgaları yaratarak onu cezalandırdı. Onun kemikleri ise şimdi Kötülük-ülkesinde. Sırtı, uzun ve yüksek bir dağ sırasına dönüştü ve omurgasının kırmızı ve sarı kayalardan büyük bir sıra yaparak akşam çıktığını görebilirsiniz. Ben onları gördüm. O tepedeyken onu hissettiğim zaman beni yaraladı. Altımda hareket ediyordu ve beni düşürmek istiyordu.

 

            Hımm, bir çok kuşak önce insanların hepsi de öldüğü zaman yalnızca bir kız kurtulmuştu, güzel bir kız. Olay şöyle gerçekleşti, sular tepeye doğru yükselirken insanlar korunmak için bir yer bulmaya çalışıyordu. Büyük benekli bir karal, Wanblee Galeshka aşağı süzüldü ve kızı ayaklarıyla kaptığı gibi Kara Tepelerin en yüksek yerinde bulunan en uzun ağacın tepesine götürdü. Bu kartalın eviydi ve suların ulaşamadığı tek yerdi. Eğer insanlar oraya ulaşabilselerdi kurtulurlardı ama o şimdiki büyük kentlerimizdeki gökdelenler gibi çok yüksek ve düzdü. Büyükbabam o kayalığın belki de Kara Tepelerde değil de Şeytan Kulesinde beyaz adamın dediği gibi Wyomingte- olabileceğini söyledi. Bizim için her iki yer de kutsaldır.

 

            Wamblee kızı korudu ve onu karısı yaptı. Bu, insanlar ve hayvanlar arasındaki yakınlaşmadan daha öteydi. Kadın hamile kaldı ve bir kız bir erkek, ikiz doğurdu. Çok mutluydu ve dedi ki, şimdi yeniden halkımız olacak. Washtay, bu güzel. Çocuklar orda doğdu, kayalığın tepesinde.

 

            Sular çekildiği zaman, Wanblee karısı ve çocuklarının kayalıktan inmesine yardımcı oldu ve onları yeryüzüne koydu ve şöyle dedi: Bir ulus olun, büyük bir ulus, Lakota Oyate. Oğlan ve kız büyüdü. Oğlan dünyanın tek erkeğiydi, kız da tek dişisi. Evlendiler ve çocukları oldu. Böylece ulus doğdu.

 

            Yani bizler kartal soyundan geliyoruz. Biz kartal ulusuyuz. Bu çok güzel ve gurur verici, çünkü kartal kuşların en akıllısı ve en güçlüsüdür. O, Büyük Ruhun habercisidir, büyük savaşçıdır. Bundandır ki bizler kartal tüyü takarız. Biz büyük bir ulusuz. Bu benim, Topal Geyik, ben konuştum.

 

 Topal Geyik 1969, Güney Dakota

 

MISIR ANNE

 

                                                                 Penobscot

 

             Kloskurbeh, yaratıcı, dünyada yaşarken, henüz hiçbir insan yoktu. Fakat bir gün güneş yükseldiğinde, bir genç belirdi ve ona dedi ki, Dayı annenin erkek kardeşi. Bu genç adam dalgaların köpüğündendoğmuştu ve köpük rüzgarla canlanıp ateşle ısınmıştı. Bu ona hayat veren rüzgarın hareketi, suyun nemi ve suyun sıcaklığıydı sıcaklık hepsinden önemli, çünkü sıcaklık hayattır. Ve genç adam Kloskurbehle yaşadı ve onun yardımcısı oldu.

 

            Şimdi bu iki güç herşeyi yarattı, sonra, güneş tepede ışıldarken çok güzel bir kız onlara doğru geldi. Kız bir yer bitkisinin çiğinden doğmuştu ve onun sıcaklığından.çünkü çiğ bir yaprağa düşmüş ve güneşte ısınmıştı ve güneş ısısı hayattı, kız varolmuştu yaşayan yeşil bitkiden, nemden ve sıcaktan.

 

            Ben sevgiyim, dedi kız. Ben güçlü bir besleyiciyim, ben insanların ve hayvanların koruyucusuyum. Hepsi beni sever.

 

            Bundan dolayı Kloskurbeh yukarıdaki Büyük Gizeme kızı gönderdiği için teşekkür etti. Genç, büyük yeğen onunla evlendi ve kız gebe kaldı. Böylece kız gebe kaldı ve İlk Anne o oldu. Ve kloskurbeh, insanlara bilmeleri gereken herşeyi öğreten büyük dayı, çocukların nasıl yetiştirileceğini öğretti. Sonra uzaklara giderek kuzeyde yaşamaya başladı, insanların ona ihtiyacı olduğu zaman geri döndü.

 

            Şimdi insanlar çoğalıyor ve çoğalıyorlar. Avlanarak yaşıyorlar ve daha fazla oluyorlar ve her geçen gün daha az av buluyorlar. Onlar avlandıkça hayvanlar azalıyor ve açlık çekmeye başlıyorlar. Ve bunun sonucunda İlk Ana onlara acıdı.

 

            Küçük çocuklar İlk Anaya gelip açız, bizi besle dedi. Fakat İlk Ananın onlara verecek hiçbir şeyi yoktu ve ağlamaya başladı. Onlara dedi ki, sakin olun, size yiyecek yapacağım. Küçük karınlarınız doyacak. Fakat ağlamaya devam etti.

 

            Kocası sordu: seni nasıl güldürebilirim? Seni nasıl mutlu edebilirim?

 

            Yalnızca bir şey gözyaşlarımı durdurabilir.

 

            Nedir o? diye sordu kocası.

 

            Şu, beni öldürmelisin.

 

            Bunu asla yapamam.

 

            Yapmalısın, veya sonsuza dek ağlamaya ve kederlenmeye devam ederim.

 

            Bunun üzerine kocası uzaklara doğru yola çıktı, ta dünyanın sonuna doğru gitti, kuzeye, Büyük Öğreticiye, dayısı Kloskurbehe, ne yapması gerktiğini sormaya gitti.

 

            Onun dediğini yapmalısın. Onu öldürmelisin, dedi Kloskurbeh. Böylece genç adam evine geri döndü, bu onun gözyaşına dönüşüydü. Fakat İlk Ana ona dedi ki: yarın güneş yükseldiğinde bunu yapmalısın. Beni öldürdükten sonra, iki çocuğumuz saçlarımdan tutup bedenimi dünyadaki boş arazilde sürüklesinler. Bir ileri bir geri, arazinin her yerine, ta ki bütün etlerim vücudumdan ayrılna dek. Bundan sonra kemiklerimi bir araya toplayıp, bu alanın merkezinde yaksınlar, daha sonra oradan ayrılın

 

            Gülümsedi ve ekledi, yedi ay geçene kadar bekleyin ve geri dönün, vücudum sevgimi topraktan dışarı çıkartacak sizi besleyecek ve güçlendirecek, sonsuza dek

 

            Böylece bunu yaptılar. Kocası onu kesti ve çocukları onu saçlarından tutup bir aşağı bir yukarı sürüklediler dediği gibi, vücudundaki etler tüm dünyayı kaplayana dek. Sonra kemiklerini toplayıp merkezde yaktılar. Yüksek sesle ağladılar ve sonra uzaklaştılar.

 

            Kocası ve çocukları ve çocuklarını çocukları, yedi ay bekledikten sonra araziye geri döndüler ve dünyayı uzun yeşil ve püsküllü bir bitkiyle kaplanmış buldular. Bitkinin meyvesi mısır- İlk Ananın etiydi, insanlara yaşam ve enerji veren. Ve İlk Ananın etiyle ziyafet çektiler ve çok güzel buldular. Öğreticiyi dinleyerek hepsini yemediler, bir çok taneyi dünyaya geri saçtılar.bu şekilde onun vücudu ve ruhu her yedi ayda bir yükseldi, sonraki kuşaklara ve daha sonraki kuşaklara.

 

            Ve İlk Ananın kemiklerini yaktıkları yerde bir başka bitkinin büyüdüğünü gördüler, büyük yapraklı ve hoş kokulu. Bu İlk Ananın nefesiydi ve onun ruhunun bitkiye karıştığını duydular: yakın ve için. O kutsaldı. Zihinlerimizi açacak, dualarımıza yardım edecek, yüreklerimizi ferahlatacak.

 

            Ve İlk Ananın kocası ilk bitkiye Skarmural, yani mısır, ikincisine Utarmun-wayeh, yani tütün dedi.

 

            Unutmayın dedi insanlara, İlk Ananın vücuduna iyi bakın, çünkü onun iyilik ve güzellik veren özüdür. Nefesine iyi bakın, çünkü onun sevgisidir, ruhudur. Mısırı yediğiniz, bu kutsal bitkiyi içinize çektiğiniz zaman onu daima hatırlayın ve düşünün, çünkü o size yaşamanız için hayatını verdi. O henüz ölmedi, yaşıyor: bitmeyen sevgimizle kendini bir daha ve bir daha yeniliyor.

 

  

 

KAN TOPAĞI

 

                                            Güney Ute

 

 

            Uzun zaman önce yaşlı bir adam ve karısı yalnız başlarına yaşarlardı. Karınlarını doyurmak için avlanırlardı fakat çok nadiren şansları yaver giderdi, genelde aç kalırlardı. Bir gün adam bazı bizon izleri buldu ve onları bulundukları yere kadar takibetti. Fakat sadece pıhtılaşmış bir kan topağı buldu ve onu elbisesine sarıp evine götürdü.

 

            Yaşlı adam karısına onu kaynatmasını söyledi, karısı da onu dereden aldığı suyun içine koydu. Fakat ateşin üzerine koyup kaynatmaya başlamadan önce kabın içinden ağlama sesi duydular. Adam koştu ve kabın içinden kan pıhtısından oluşmuş küçük bir bebek çıkardı.

 

            Yaşlı çift bebeği yıkadı ve sarmaladı. Sonraki sabah bebek biraz daha büyüdü, ve o gün kendi kendine emeklemeye başlamıştı. İkinci gün yürümeye çabaladı, üçüncü gün artık kolayca yürüyebiliyordu. Çift ona Kan topağı adını verdi ve kendi çocukları gibi baktılar.

 

            Yaşlı adam küçük oklar yaptı ve çocuğa bunları kullanmasını öğretti. Kan topağı çok çabuk büyüyordu, daha büyük oklara ihtiyaç duydu, kuşları ve diğer küçük av hayvanlarını avlamaya başladı. Fakat hiçbir zaman kendi başına onları eve getiremedi, yaşlı adama söylüyordu. Bir gün Kan topağı avdan döndüğünde dedi ki, arkası çizgili olan bir şey öldürdüm. Yaşlı adam dışarı çıktı ve fareden biraz büyük olan hayvanı alıp getirdi. Sonraki gün çocuk: kısa beyaz kuyruklu bir hayvan öldürdüm diye geldi. Bu bir tavşandı ve adam onu da getirdi.

 

            Bir gün Kan topağı daha uzağa gitti ve bir porsuk öldürdü. Bu hayvanı bir deliğin içinde öldürdüm dedi ve adam onu da içeri taşıyıp pişirdi. Sonraki gün çocuk döndüğü zaman siyah kuyruklu ve siyah kulaklı bir hayvan öldürdüm diyince yaşlı adam neşelendi, çünkü bu bir dişi geyikti. Üçü de onu yediler ve mutlu oldular.

 

            Sonraki gün Kan topağı dedi ki, büyük boynuzları olan büyük bir hayvan öldürdüm. Bu bir elkti, aile yine karnını doyurdu. Yaşlı adam oğlana büyük yay ve oklar yaptı ve Kan topağı gidip bir dağ keçisi avladı. Dağlarda koca boynuzlu bir hayvan öldürdüm diye geldi. Hergün dedi yaşlı adam, farklı hayvanlar avlıyor.

 

            Şimdi dertleri bittiği için daha güzel zaman geçiriyorlardı. Kan topağı bir dağ aslanı öldürdü. Sonra izlerini takibederek bir susamuru vurdu: suda yaşayan güzel kürklü bir hayvan öldürdüm. Yaşlı adam çocuğun saçına bağlamak için deriyi güneşte kuruttu. Sonraki gün Kan Topağı bir kunduz buldu: kuyruğu şu büyüklükte olan bir su hayvanı öldürdüm.

 

            Sonra bir gün geldi ve Kan Topağı birçok insanın yaşadığı köye gitmek istiyorum. Bundan önce, sizin için son avıma çıkacağım, üç gün ve üç gece sürecek. Ama önce sizden çadırı iyice bağlamanızı, gece rüzgar götürmesin diye köşelerine taşlar koymanızı ve kapıyı açılmayacak şekilde bağlamanızı istiyorum. Rüzgar çok güçlü olabilir, sakın korkmayın ve dışarı çıkmayın. Ben size çıkacağınız zamanı söylerim.

 

            Yaşlı çift, onun dediklerini dinledi ve o bütün gece boyunca avlandı. Şafakla birlikte uyurlarken büyük bir gürültü duydular, çadırın tepesini tehdit eden kötü bir rüzgarın sesini. Adam korktu ve dışarı çıkmak istedi, fakat karısı onu durdurdu ve oğullarının söylediğini hatırlattı.

 

            Günışığı geldiğinde oğullarının sesini duydular: dışarı gelin, size bir şey göstereceğim. Kapıyı açtılar ve dışarıda yatan ölü bizonu gördüler.

 

            Bunu sizin için öldürdüm dedi Kan Topağı. etini ve derisini kurutun, eti koruyun, bu size uzun zaman yetecektir. Genç adam annesinden onun birazını öğle yemeği için hazırlamasını istedi ve o da ona permican* verdi. Şimdi ailemin yeteri kadar yiyeceği var dedi. Ayrılırken yaşlı çift ağladı, o da onlara geri döneceğni söyledi.

 

            Kan Topağı güderi tozluklarını giydi, dağ aslanının derisinden yapılma ok kılıfını alarak yolculuğuna başladı. Bir kaç gün sonra bir köye ulaştı. Şefin evini birine sordu ve Merkezde yanıtını aldı. Şefi karısı ve kızıyla birlikte buldu. İçeri davet edip, ona oturmasını söylediler, şef onu nereden geldiğini ve hangi kabileden olduğunu sordu.

 

            Hangi kabileden olduğumu bilmiyorum. Sizi ziyarete geldim diye yanıtladı Kan Topağı. Şef dışarı çıktı ve halkına toplanmalarını ve ziyaretçiyle tanışmalarını söyledi yüksek sesle. Köylüler av hayvanı eksikliğinden dolayı aç olmalarına karşın yine de hepsi de gelip oturdu.

 

            Şef, bu genç adamın kabilesini bilen var mı? İnsanlar kabile isimleri saydılar: Deer, Elk, Beavers ve diğerlerini. Bunlardan birinden olup olmadığını sordular, fakat o olmadığını söyledi. Sonunda yaşlı bir adam dedi ki sanırım onun içindeki gücü biliyorum fakat yanlış söylüyor da olabilirim. Sanırım o Bufalolardan biri. Kan Topağı da böyle sandığını söyledi ve doğruladı. Köy halkı Kan Topağının kalması ve şefin kızıyla evlenmesini istedi. O da buna razı oldu ve evlendiler.

 

            O akşam Kan Topağı kayınpederinden bir ok getirmesini istedi, büyük bir fırtına kopacağı için şefe tüm çadırların sağlamlaştırılmasını ve insanların içeride kalmaları için uyarılmalarını söyledi. Şef insanları uyardı, şafakta büyük bir gürültü duydukları zaman korkuya kapıldılar fakat hiçbiri çadırından dışarı çıkmadı. Kan Topağı herkese haber vermeden önce şefi çağırdı, dışarıda ölü bir bizon vardı. Damadının teklifiyle şef bütün halkı ziyafete davet etti ve herkes mutlu oldu.

 

            Kan Topağı bir gurup köylünün buffalo avına çıktığı güne kadar orada kaldı. Ondan önce karısına bizon yavrusunu biliyor musun? Ben bunun bir parçasıyım, bu benim bir parçam, bunun için sakın dana lafını söyleme dedi. İnsanlar bir kaç bizon öldürmüşlerdi ve onları kesiyorlardı, başka bir sürü kaçıyordu. Karısı bunu gördü ve bağırdı, şu danayı öldür! Kan Topağı aniden atından atladı ve koşmaya başladı, bir bufaloya dönüşüyordu. Karısı ağlamaya ve onu yakalamaya çalıştıysa da bunu başaramadı. Bu zamandan sonra Kan Topağı bizonlarla beraber yaşadı.

 

* Kurutulmuş veya dövülmüş ete eritilmiş yağ ve kurutulmuş meyve katılarak hazırlanan bir çeşit pastırma

 

  

 

İLK KADIN VE ERKEĞİN YARADILIŞI

 

                            Navajo

 

 

İlk insanlar üçüncü toplumlardan gelerek dördüncü dünyaya yerleştiler. Onlar diğerleriyle kavga ettikleri ve zina yaptıkları gerekçesiyle her bir toplumdan sırasıyla kovuldular. Önceki toplumlarda hiç kendilerine benzeyen diğer insanları bulamamışlardı  fakat dördüncü dünyada Kisani ve Pueblo insanlarını buldular.

 

Dördüncü dünyanın yüzeyi siyah ile beyazın karışımı, gökyüzü de mavi ve siyahtı. Orda ne güneş, ne ay, ne de yıldızlar vardı fakat dört ana yön tarafında olan dört tane büyük ve karla kaplı tepe vardı.

 

 

     Sonbaharın sonlarına doğru, doğudan gelen derin ve uzak, sanki onları bir şeylere davet eden  bir ses duydular. Sesi dinleyip biraz beklediler ve bir süre sonra sesin git gide yakınlaştığını ve arttığını hissettiler. Bir kez daha dikkatlice dinlemeye başladılar, bu kez ses iyice artmış ve çok yakına gelmişti. Ve bir anda dört tane esrarengiz şey göründü. Bunlar; bu dünyanın yaratanı Beyaz Vücut, tohum saçan Mavi Vücut, Sarı Vücut ve Ateş Tanrısı Siyah Vücuttu.

 

     Tanrılar, konuşmadan işaretlerini kullanarak insanları eğitmeye çalıştılar fakat anlaşılmadılar. Tanrılar gittiğinde insanlar onların gizemlerini tartışıp işaretlerini anlamlandırmaya çalıştılar fakat başarılı olamadılar. Dört gün içinde tanrılar sırasıyla tekrar geldiler ve yine işaretler aracılığı ile bir şeyler anlatmaya çalıştılar fakat çabaları boşunaydı çünkü yine hiçbir anlamı olmamıştı yaptıklarının.

 

     Dördüncü günün sonunda Siyah Vücut dışındakiler gitti ve o kalarak insanlarla onların dilinde konuşmaya başladı: "Bizim işaretlerimizi anlamış görünmüyorsunuz, bunun için onların ne anlama geldiğini size söylemeliyim. Bize daha çok benzeyen insanlar yapmak istiyoruz. Vücutlarınız bizimki gibi fakat sizin dişleriniz, ayaklarınız ve hayvanlar ile böceklerinki gibi tırnaklarınız var. Yeni insanların bizimki gibi ayakları ve elleri olacak. Ayrıca temiz değilsiniz, kötü kokuyorsunuz. 12 gün içinde tekrar geleceğiz. O zamana kadar temizlenmiş olun.

 

     On ikinci günün sabahı insanlar iyice yıkandılar. Sonra kadınlar sarı, erkeklerde beyaz mısır yemeği ile derilerini kuruladılar. Hemen ardından uzaktan onlara doğru yaklaşan tanrıların, dört kez çığlığını duydular. Tanrılar göründüğünde, Mavi Vücut ve Siyah Vücut birer kutsal erkek hayvan derisi götürdüler. Beyaz Vücut da biri sarı biri beyaz olan ve içleri tohumla dolu iki tane mısır başağı götürdü.

 

     Tanrılar derinin birini baş kısmı batıya gelecek şekilde yere serdiler ve onun üzerine de uç kısımları doğuya gelecek şekilde iki mısır başağını koydular. Öbür deriyi de baş kısmı doğuya doğru mısır başaklarının üzerine serdiler. Beyaz başağın altına beyaz bir kartal tüyü, sarı başağın altına da sarı bir kartal tüyü koydular. Sonra insanlara geri çekilmelerini ve rüzgarın geçmesine izin vermelerini söylediler. Deriler arasında doğudan gelen beyaz rüzgar ve batıdan gelen sarı rüzgar esti. Rüzgar eserken tanrıların sekizi -Mirage people (serap insanlar)- geldi ve yerdeki nesnenin etrafında dört kez yürüdüler. Onlar yürürken, deri altındaki kartal tüylerinin hareketlenerek uçlarının dışarı çıktığı görüldü. Serap insanlar yürümelerini bitirdikten sonra üstteki deri kaldırıldı. Mısır başakları kaybolmuştu ve onların yerinde bir kadın ile bir erkek yatıyordu.

 

     Beyaz mısır başağı erkek, sarı mısır başağı da kadın olmuştu -ilk erkek ve ilk kadın.Onlara hayat veren, şimdide bizim yaşamamızı sağlayan dışarıdan ağzımıza aldığımız, rüzgardı. Bu esinti bittiğinde ölürüz.

 

     Tanrılar çalılardan bir çit yapıyordu ve bu çit bittiğinde ilk erkek ve ilk kadın onun içine girdi. Tanrılar onlara: "Şimdi karı koca gibi birlikte yaşayın" dedi.

 

     Dört günün sonunda kadın hermafrodit ikizler doğurdu. Bundan dört gün sonra bir kız ve bir erkek doğurdu. Bunlar dört gün içinde yeterince olgunluğa ulaşarak artık bir karı koca gibi yaşamaya başladılar. İlk kadın ve ilk erkek sonunda beş çift ikize sahip oldu ve bunların hepsi çocukları olan birer çift haline geldi daha sonra.

 

     Son ikizler doğduktan dört gün sonra tanrılar tekrar geldiler ve kadınla adamı kendi meskenlerine, doğudaki bir dağa, götürdüler. Onlar dört gün o dağda kaldıktan sonra tekrar döndüler ve bütün çocuklar dört  günlüğüne dağa götürüldüler. Tanrılar onlara büyünün korkunç sırlarını anlatıyorlardı. Cadılar daima maske takar, onlar döndükten sonra, cadılar bazen maskelerini takabilir ve ihtiyaç duydukları yararlı şeyler için -bereketli yağmurlar ile ürünler- yalvarabilirlerdi.

 

     Cadılar ayrıca insanlarla çok yakından ilgilenmek için kendilerine bir eş seçerler ve evlenirler. Böylece ilk erkek ve kadının çocuklarının neler yaptığını öğrenebilirler. Onların doğudaki dağa ulaşmasıyla birlikte erkek kardeşler ve kız kardeşler bölündü. İlk evlilik sırlarını saklayarak, erkek kardeşler serap insanlarının kadınlarıyla, kız kardeşlerde erkekleriyle evlendiler. Fakat kimseye-hatta yeni ailelerine bile-tanrılardan öğrendikleri sırları söylemediler. Her dört günde bir kadınlar çocuk doğurdu, bunlar dört gün içinde olgunlaştılar, evlendiler ve tekrar aynı şekilde her dört günde bir çocuk yaptılar. Böylece ilk kadın ve erkeğin çocuklarıyla yeryüzü dolmaya başladı.

 

İlk insanların hermafrodit ve biseksüel olduğu görüşü çok yaygın olarak işlenmektedir. Din alimleri yıllardır bir aç