www.karincakararinca.com
Ana Sayfa Kütüphane Kızılderililer Gök Günlüğü iletisim English
Sular yükseldikce balıklar karıncaları yer,sular çekildikce de karıncalar balıkları yer.  

 

Kızılderililer uzerine kitaplar

Okyanuslar Ötesine Yolculuk 

Bir Güney Amerika gezisi sırasında yaşanan sevinç, coşku, korku ve mutluluğun öyküsü. Güney Amerika Gezi İzlenimleri

 

Sevgili okuyucularım! Benimle Güney Amerika gezisine var mısınız?

Sizlere bu kitapta, Güney Amerika’ya yaptığım görkemli geziyi, tüm ayrıntılarıyla anlatacağım. Benimle birlikte oralara gitmiş gibi olacaksınız. Kitabı okurken, gezi sırasında duyumsadığım sevince, neşeye, coşkuya, korkuya, ürküye, şaşkınlığa ve ölçüsüz mutluluğa da ortak olacaksınız.

Gerçekten, “Gezi türü” kitapların dünya edebiyatında önemli bir yeri var. Ülkemizde henüz özellikle çocuk ve gençlik kesimi için özgün ve taze izlenimlerle örülmüş, gezi kitapları yok. Güney Amerika gezi izlenimlerimi, sizlere sunmaktan kıvanç duyuyorum.

Güney Amerika, en az on bin yıldan bu yana insanların yaşadığı bir kıta. Burada bulunan uluslar, ülkeler, binlerce yılın izlerini, varlıklarında taşıyorlar. Yerliler, başka kıtalara göçü benimsememiş. Hep başka ülke insanları buralara akın etmiş. Yerli uygarlıkların üzerinde, yabancı uygarlıklar, ilginç katmanlar oluşturmuş.

Gerçekten, Güney Amerika, dağı taşı, iklimi, bitki örtüsü, hayvanları, madenleri, tarihi, sanatı, Kızılderili ya da melez insanlarıyla çok ilginç bir yaşam ortamı.

Başı dumanlı sıradağlar, buzullarla kaplı gizemli doruklar, balta girmemiş ormanlar, yöreye özgü bin bir tür hayvan, coşkun şelaleler ve kıtayı bir baştan bir başa aşan görkemli Amazon Nehri...

Bu doğal görünümüyle insana hem ölçüsüz bir coşku hem de ürküntü veren Güney Amerika, dünyamızın en güzel kara parçalarından biri.

Güney Amerika’da bulunan ülkeler, bazı yönlerden birbirleriyle benzeşiyor. Bu benzerlik, özellikle kentlerde daha belirginleşiyor.

Biliyorsunuz, Güney Amerika’nın çok yeri, eskiden çeşitli ulusların sömürgesiydi. Şimdilerde bu durum sona ermiş. Ama, İspanyollar’dan, Portekizliler’den kalma eski yapılar hâlâ o dönemlerin izlerini yansıtıyor.

İnsan, gezi sırasında, geçmişle bugünü birlikte yaşama olanağı buluyor.

Amazon çevresinde ya da dağlardaki yolu izi bilinmeyen yaylalarda yaşayan Kızılderililer, dün olduğu gibi bugün de yaşamlarını, doğalarına uygun ortamlarda sürdürüyorlar. Bence, Güney Amerika gezisinin en ilginç bölümleri buralar.

Örneğin, üç bin beş yüz metre yükseklikteki bir dağın doruğuna kurulmuş olan Machu Picchu (Maçu Pikçu), gerçek Kızılderililerle omuz omuza gezip diz dize oturduğumuz Cuzco kenti.

Machu Picchu, dünyaca ünlü İnka medeniyetine beşiklik etmiş, görkemli, şaşırtıcı, düşündürücü ve yer yer ürkütücü. Bu tarihsel beldeyi Kızılderili bir çocuk bulmuş. Sonra dünyanın dört bir yanından gelen bilginler kenti ortaya çıkarmışlar. Ama kalıntıların gizi henüz çözülememiş.

Machu Picchu’yu gezerken, ulumayı andıran ürkünç sesler duyarsanız korkmayın, nedenini anlatacağım. Burada yükseklik “dağ tutması” yapıyor. İnsan dalgalı denizdeymiş gibi sağa sola yalpalıyor. Kimi gezginlerin de burunlarından kan fışkırıyor. O gezginlerden biri de benim. Dorukta, oksijen maskesinden fazla uzaklaşmamak gerekiyor.

Çevremizi saran Kızılderililer, o denli sevecen ki!.. Doruğa uyum sağlayamayan gezginlerin eline, birer tutam ot veriyorlar. Bu ot koklanınca, gerçekten, baş dönmesi, dağ tutması kalmıyor.

Giriş yazısında sizlere bu tür ayrıntılardan söz etmeyecektim. Her şeyi yeri geldikçe öğrenecektiniz. Ama, dayanamadım besbelli, ağzımdan epey söz kaçırdım. Aslında bu ilk yazıyla amacım, sizleri Güney Amerika gezisine davet etmekti. Konu açılınca, kendimi tutamadım. Yeni dünyayı anlatmaya giriştim.

Neyse, çağrımı yineliyorum: Hep birlikte Güney Amerika’ya gitmeye ne dersiniz?

Bir zamanlar serüven ve para düşkünü Avrupalıları, mıknatıs gibi çeken, ünlü altın yatakları artık bomboş. Ama, altın müzelerine gideriz. Göz kamaştırıcı altın filizlerini, külçeleri, altından yapılma eşyaları görürüz. Bu altınlar uğruna yaşanmış serüvenleri dinleriz.

Kızılderililerin korkunç maskelerini takarız. Lamalara bineriz, Kızılderililerle Tarzanca konuşur, onlarla dost oluruz. Sonra bu yeni dostlarımızla anı resimleri çektiririz. Bir Kızılderili bebek, anasından dişleri çıkmış olarak doğarsa, ne olur biliyor musunuz? Peru’nun dünyaca ünlü büyücüleri ilginizi çeker mi? Papağanların öfkelenince, köpek gibi insanı ısırıp etini kopardığını duymuş muydunuz? İnsanların ağızlarından düşmeyen çikletin ana maddesi, Güney Amerika’dan geliyor. Patatesin, domatesin, mısırın, tütünün ana vatanını tanımak istemez misiniz?

İsterseniz, cangıl denilen tropikal ormanlara gireriz. Oralarda bin bir çeşit bitki ve hayvan var. Ama, biz fazla derinlere girmeyiz. İnsanlar için tehlikeli olmayan bölümlerde gezeriz, görülmemiş güzellikteki kelebeklerin peşlerine takılırız. Karşımıza dev kertenkeleler çıkabilir. Su kuşları, saçlarımıza değerek süzülüp geçebilir. Geveze papağanlarla, ötücü kuşların birbirine karışan sesleri, şelalelerin çağıltıları, ürkü verebilir. Ama, biz yine de gezimizi sürdürürüz. Arjantin’in ünlü çiftliklerinde kovboylarla tanışırız. Rodeo gösterilerini izleriz. İsterseniz, iri bir köpek görünümündeki küçük atlara bineriz.

Dişli trenlerle, teleferiklerle dağ doruklarına tırmanır; dünyanın en güzel kenti Rio de Janeiro’nun kuşbakışı görünümünü izleriz. Büyük futbolcu Pele’nin ülkesi Brezilya’ya gideriz. Dünya futboluna beşiklik etmiş ünlü stadları görürüz. Görkemli samba gösterilerini izleriz.

Kristof Kolomb’un 1498’de, üçüncü keşif gezisi sırasında, Güney Amerika’ya ayak bastığını biliyorsunuz. Peki, Kristof Kolomb bu yeni dünyanın tam neresinde karaya çıktı, biliyor musunuz?

Uçakla ekvator çizgisi geçilirken, çocuk yolculara diploma gibi bir kanıt belgesi verildiğini duydunuz mu? Bu yolculuğa çıkarsak, bu belgeden birer tane de sizler edinebilirsiniz.

Benimle birlikte geziye çıkmaya karar verirseniz, daha neler yapabiliriz neler!..

Bu yolculuk, kimi gün gülünç, kimi gün korkulu, acıklı ya da iç burkucu olaylarla unutamayacağınız bir gezi olacak. Bir kez daha soruyorum: Var mısınız?..

“Varız ama nasıl?” diyeceksiniz. Çok kolay!..

Bir süre önce ben, Güney Amerika’ya gittim. Venezüella, Peru, Caracas, Lima, Cuzco, Machu Picchu, Arjantin, Buenos Aires, Brezilya, Rio de Janeiro, İguassu Şelaleri ve oradaki tropik ormanlarla Paraguay’ı bir güzel gezdim.

Gerçekten, bu gezi sırasında, acı tatlı ya da gülünç pek çok serüven yaşadım. Korka korka helikoptere bile bindim. Pek çok şaşırtıcı olay ve görünüme tanık oldum. Örneğin, bindiğimiz uçağa bomba kondu. Ya çocuk hırsızlar tarafından, yol ortasında soyulmaya ne demeli!

El gurbetinde, yüksek ateşle yataklara düşüp otel odasında inim inim inlediğim günleri anımsamak istemiyorum. Ama, yine bu konuyu da sizlere anlatmaktan kendimi alamayacağım.

 

 

Örümcek Kadının Ağı

 

Kızılderili kadınların hikayelerini anlatan "Örümcek Kadının Ağı", Amerika kıtasının çeşitli bölgelerindeki kabilelerin genel bir kesitini yansıtıyor. Bu öykülerde, kadın, yaratıcı, doğaüstü güç, evrendeki değiştirici kuvvet olarak anlatılıyor. Herkesin hayatını etkileyen birçok mesele, kadın gözünden aktarılıyor. Örümcek Kadının Ağı, içinizde yaşayan belli belirsiz duyguları harekete geçirerek, sizi kendiniz için görünür hale getiriyor. İçsel keşifleri için bir çerçeve oluşturmak isteyenler, her öykünün sonuna eklenmiş çok yararlı sorular ve öneriler de bulabilirler.

 

 

Haliksay - Kızılderili Hikayeleri

 

Kızılderililerin hikayeleri tecrübelerinden ve inançlardan doğmuştur. Tecrübeleri inançlarıyla yoğurmuş ve olağanüstü bir kalıba sokmuşlardır. Bazıları toprağın güzelliklerini ve gücünü tasvir eder. Bazıları tabiat harikalarını, yaradılış muammasını, dünya şimdiki haline gelinceye kadar geçirilen dönemleri, aşılan zorlukları mevsimlerin, ateşin, ışığın, savaşların, adetlerin kaynağını, inançların sebebini açıklamaya çalışır. Bazı hikayeler sadece hayvanlar arasında, bazı hikayeler sadece insanlar arasında geçer. Ama çoğu hikayelerde hayvanlar, insanlar, bitkiler, göklerdeki cisimler, yer altındaki varlıklar, ölüler, diriler, ruhlar, hepsi bir aradadır. Her varlığa bir şahsiyet verilmiştir, cinsiyet verilmiştir. Bu şahsiyet ve cinsiyetler kabileden kabileye değişebilir. Mesela, güneş bazen karşımıza kadın olarak çıkar, bazen erkek... Bazı mefhumlar bile canlı yaratıklardır mesela, ihtiyarlık, fakirlik, açlık insanoğluna ilelebet musallat olacak üç canavar olarak tasvir edilir. İyiler vardır, kötüler vardır. Her zaman iyiler kazanmaz, her hikaye mutlu sonla bitmez. Gerçek hayatta da öyle değil midir zaten? Bazı hikayelerdeki kahramanların hayvan mı, insan mı olduğu anlaşılmaz. Bazılarında kahramanlar şekil değiştirir, mükafat veya ceza olarak başka kılıklara bürünür. Hikayelerin büyük çoğunluğu masal, efsane karakterli olmakla birlikte bazılarında modern hikayeciliği aratmayacak ölçüde kuvvetli bir realizm veya romantizm vardır

 

 

Kızılderililer Ve Türkler

 

‘Kızılderililer ve Türkler’ kitabının yazarı, Columbia Üniversitesi eski öğretim görevlisi Prof Dr. R. Oğuz Türkkan, 25 yıl yaşadığı Amerika’da ve dolaştığı Meksika’da Kızılderilileri ve Colomb öncesi uygarlıkların kalıntılarını araştırmıştır. Kitap bir yanıyla keşif ve altına hücum dönemlerindeki insanlık tarihinin en büyük soykırımlarını anlatırken, bir yandan da bu ırkın köklerini, yarattıkları uygarlıkların izlerini sürmektedir. Kitapta yazar, Amerikan yerlileri ile Türklerin soybirliğini değil onların medeniyetlerinin oluşmasında rol oynayan Türk veya Ön-Türk göçmenlerinin izlerini aramaktadır.

 

Peru’daki İnka uygarlığının imparatorlarının saç rengi çoğunlukla siyah değil kahverengi idi. Ayrıca Meksika, Orta Amerika ve Peru’da ele geçen minyatürlerde, heykellerde, kabartmalarda alışılmışın dışında bir tipe rastlıyoruz: uzun bıyık ve sakal ile beyazımsı ten. Saç rengi de kahverengi olabilir. Yani bu Kızılderili insanların derisi hiç de Kızıl olmayıp aktenli diyebileceğimiz bir tiptendi.

 

50 - 60 kişilik klanlar halinde yüzlerce, binlerce yıl yol alan bu göçmen grupları, Kuzey Amerika’nın orta taraflarına ve kıtanın güneyine göç ettiler. Önceleri büyük hayvanları avlayarak yaşadılar daha sonra yarı yerleşik bir hayat sürdüler. Türkler Amerika’ya iki veya üç defa Asya’dan Bering boğazı yoluyla göç etmişlerdir. Kızılderili dillerinde kalmış olan bazı Türkçe kelimeler MÖ 800 yılından sonra oluşmuş sözcüklerdir. Zaten yüzlerce Türkçe kelimenin yakın zamanlara kadar Amerika’da unutulmamış olması, milattan sonra da Türk göçünün devam ettiğini gösrerir. Benzer sözcükler:

 

Paku: bak/ pak Khapao: Kaba Ku: Koymak Kaşa: Kış

 

Kuli: Kül Kalı: Kalın Karwın: Karın Tawga: Tağ/ dağ

 

Takhıla: tahıl Çur: Dur As: Az Tak: Ta ki

 

La : ile Mi ?:Mi ?

 

Dil bilgisi ve biçimsel benzerliklere de rastlanmaktadır. Yerli dilleri sesli-sessiz-sesli yapısını kullanmaktadır. Ekler yoluyla cümle oluşturulmaktadır. Birkaç yıldır basında sık sık yer alan ‘Meluncan’ terimi ve onların Türklüğü konusu da bu kitapda yer almaktadır. Meluncanların, Amerika’nın bizim Güneydoğu bölgesine benzeyen Tennesse’de yaşadıkları ve nüfuslarının 2 milyon civarında olduğu belirtilmekte ve birkaç asır once Karaib Adalarına terk edilen esir Türk denizcilerinin Kuzey Amerika’ya göç ettikten sonra Kızılderililerle evlenmelerinden doğan çocuklar olduğu iddia edilmektedir.

 

Türklerin ilk çağlardaki konumu sürekli tartışma konusu olmuştur. Atatürk, Türk Tarih Kurumunun temelini atınca Türklerin erken çağlarının ve uygarlığa katkılarının araştırılmasını istemiştir. Kitapda, Yontma Taş Çağında, Doğu Asya’da yaşayan bakır tenlilerle (Asya Kızılderilileri), Avrasya’da bulunan ak tenli Alpinlerin kaynaşması ile Türkün doğuş hikayesi anlatılmaktadır. Ural Dağları bölgesinin, sonraları Fin-Ugur diye bilinen halkların ana yurdu olma ihtimali vardır. Bunlar ya Türklerin atalarının bir kolu ya da akrabası idi.

 

Asya’nın en güneyinde Çin denizinden başlayıp, Tibet’e kuzeydoğu Çin’e ve oradan, Kingan, Çungarya dağlarından Sibirya’nın Bering Boğazı’na doğru uzanan bölgede sarı ırkın oluşmasında rol oynayacak bakır tenlilerin yaşadığı görülürdü. Bu ırk henüz bugünkü keskin ve kesin özelliklerini kazanmamış Amerikan Kızılderililerini andırır bir tipti. Kısa-orta boylu, uzunca kafalı, sarımtırak tenli orta-en burunlu, siyah saçlı, hafif çekik gözlü halklardı. Belki MÖ 12000 belki de 18000 yıllarında Bering’i aşıp Amerika’ya ayak basmışlar ve oradan güneye doğru yayılmaya başlamışlardır. Asya’da kalanlar başka ırkların oluşmasında rol oynamışlardır. MÖ 5000 yıllarında Asya’da kalan bakır tenli ırkla Batı’dan gelen Fin-Ugur tipli Alp ırkı önce Aral Gölü civarında, sonra da Tanrı-Altay Dağları bölgesinde karşılaşıp, kaynaşmış ve ilk Türklerin doğmasına sebep olmuşlardır. Ön-Türkler Mezopotamya’ya inince Sümerleri oluşturmuşlardır.

 

Amerika Kıtasında bugüne kadar çok eski insan fosili bulunamamış ve Asya’dan göçler oluncaya kadar bu kıtalarda insan yaşamadığı kesinleşmiş gibidir. Kuzey-Doğu Asya’dan Kuzey-Batı Amerika’ya insanoğlunun geçişinin izi, yontma taş, ok ve mızrak uçlarının bulunuşu sayesinde tesbit edilebilmiştir. Arkeolojik analizler, bunların en eskilerinin 25000 yıl öncesine uzandığını tesbit etmiştir. Asya’dan Amerika’ya ilk göçenler bildiğimiz Kızılderililerin tipinde değildi. Antropologlar, bu insanların ilk olarak şimdiki Avustralya yerlisi hatta karaderili Asya pigmeleri cinsinden olduklarını, ancak MÖ 17000-12000′lerde Asya Kızılderililerinin Alaska’ya ayak basmış olabileceklerini iddia etmektedir. Asya’nın Sibirya ucuyla Amerika’nın Alaska ucu arasında genişliği yer yer 52-60 km’ye düşen bir deniz parçası vardır. Bering Boğazının ortasından bakıldığında hem Asya hem Amerika’nın kara parçaları görünür. 70000 yıl önce dünya son buzul çağını yaşadığında 3-4 defa bu deniz kaybolmuş yerine kara oluşmuştur. İşte göçler ayrı ayrı zamanlarda bu kara yoluyla yapılmıştır.

 

Kısacası Amerika’ya bir değil birkaç Türk ve Ön-Türk göçü olduğu yapılan araştırmalar sonucu kesin gibidir. Kitap, bu konu ile ilgili bilimsel araştırmaları ve tarihi çalışmaları gözler önüne sermektedir.

 

 

 

Dışaylama

 

yazıda sevgili okurla kendi iç dünyamda gözlemlediğim değişik bir olguyu tanıştırmak istiyorum. Bu olguya “dışaylama” adını verdim, bilemiyorum belki daha güzel bir isim de bulunabilir.

 

Dışaylamak, kaynağı içten olan bir olgunun dıştan geldiği zannına kapılmak ve farkında olmadan bunun etkisi altında kalmaktır. Kişi, kendi etkisi sonucu ortaya çıkan bir durumun bir başkasının etkisiyle ortaya çıktığını düşünür, öyle ki kendi içinde hissettiği kavramların dış kaynaklı olarak bu şekilde ortaya çıkması onu derinden etkiler ve hatta şaşkınlığa sokar. Bu durumun en büyük yan etkisi ise, söz konusu kişinin bulunduğu halin ayrımında olamayarak çoğu defa kendini bir belirsizliğin ortasında bulmasıdır. Tabi ki bunun en büyük göstergesi de kendini yanlış-artılar (false-positive) şeklinde ortaya koymasıdır.

 

Konuyu bir miktar örneklerle açalım dilerseniz: Örneğin çok yakın bir arkadaşınız var, öyle ki çok özel sırlarınızı bile bu insanla paylaşmaktasınız. Bir gün yine bir muhabbet esnasında ona geçen akşam bir yerde dinlediğiniz eski Kızılderili tarzı bir şarkıyı ne kadar beğendiğinizi söylediniz. Arkadaşınız o esnada bu konuda herhangi bir yorumda bulunmamaktadır çünkü kendisi daha önce bir Kızılderili müziğini hiç bu kadar dikkatli dinlememişti. Aradan birkaç ay geçtikten sonra ve bu konuşmayı tamamıyla unuttuğunuz bir gün, yine aynı arkadaşınızın da bulunduğu bir arkadaş topluluğuyla bir cafe ortamında bir şeyler içtiğinizi düşünelim. Tam da o esnada çok ilginç bir Kızılderili parça çalmaya başlar ve arkadaşınız “ya ne kadar müthiş bir parça, Kızılderili şarkılarına mest oluyorum” diye bir yorum yapar. Siz içinizden “vay be, gerçekten Kızılderili şarkıları insanı etkiliyormuş” diyerek uzun zamandır almayı planladığınız ancak bir türlü paranıza kıyıp alamadığınız albümü satın almaya karar verirsiniz.

 

Daha farklı bir örnek ise sözgelimi şöyle olabilir: Bilgisayarınıza ilk defa deneyeceğiniz bir güvenlik duvarı (firewall) programı kurdunuz. Bu programı kurduğunuzu bile unuttuğunuz bir gün, kendi e-postalarınızı açmak istediğinizde bunu bir türlü başaramadığınızı gördünüz. Bu durum size ilginç geldi ve siz de e-postalarınızı yerel olarak kaydettiğiniz klasörü açmaya çalıştınız. Ancak açmaya çalıştığınızda bunu bir türlü başaramadığınızı ve hatta klasörün içinin de boş olduğunu fark ettiniz. Birden şoka girdiniz, demek birisi gelip sizin bilgisayarınızı hackledi ve tüm e-postalarınızı da çektikten sonra sildi! Oysa gerçekte sadece güvenlik duvarı tarafından alınan biraz abartılı önlemler neticesinde, kendi kendinizin, o klasöre girmenizi ve içeriğini görmenizi engellemiştiniz.

 

Eğer hayatımızı bu gözlemin süzgecinden geçirecek olursak, zannediyorum birçoğumuz bu tarz dışaylamaları aldığımız kararların birçoğunda ne kadar sıklıkla kullandığımızı fark ederiz. Bizi etkisi altına alan birçok unsurun aslında gerçek kaynağı yine bizzat kendimiziz. Bunu fark ettiğimiz anda, bizi etkilediğini düşünüp kendisini örnek aldığımız ve bazen gözü kapalı olarak takip ettiğimiz insan ve sistemleri gerçek anlamda kendimizin beslediğini anlarız. Bu noktada bireysel bu olgunun sosyolojik ve toplumsal bir yönünün de olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

 

Dışaylama, bir olgunun, kendini kaynaklık eden kişiye biraz değişmiş veya kamufle olmuş şekilde yeniden gelerek onu şaşırtma ve etkisi altına almasıdır. Bu açıdan dışaylamanın şaşkınlığa düşürme, belirsizlik ortamına sürükleme ve yanlış-artılarla dolu yanılgılı algılamalara neden olma gibi özelliklerinden söz etmek mümkündür. Tabi bu aşamada -ilk örnekte de imalı olarak dile getirdiğimiz gibi- içeyleme isimli bir karşıt-kavramdan da söz etmemiz mümkündür; yani kişi, dış kaynaklı bir bilginin nereden geldiğini unutur ve o saptamanın tek kaynağının kendisi olduğuna inanır. Ardından da kendi öğrendiği bu yorumu tekrar o yorumun kaynağı olan kişiye öğretmeye ve anlatmaya çalışır.

 

Kendi içimizde çalıştırdığımız bu mekanizmayı çözümledikçe, kahve falı ve tarot gibi sanal (kuruntu) gerçekliklerin neden bu kadar revaçta olduğunu ve insanları kendine bağladığını daha net anlarız. Kendi içimizde yaşattığımız ancak bir türlü kendimize itiraf edip dile getiremediğimiz bir konuyu, ‘dışarıdan’ gelen bir mesajla duymanın mutluluğudur bu. Eğer bu mesaj bize bir kahve falıyla değil de bir insanın eliyle gelirse, o kişi bizim delicesine bağlandığımız liderimiz ve kurtarıcımız (eğer karşı cins ise delicesine bağlandığımız aşkımız) olacaktır.

 

Aslında dış dünya, bizim kendi iç aynamızın yansımasından ibarettir. Kendimize karşı dürüst oldukça, o aynanın rengi de şeffaflaşır; aksi halde kendi yansımamızın yanılsamasına kapılmamız kaçınılmazdır.

 

 

 

Peter Pan define avinda

 

Yıllar geçmiş, kayıp çocuklar büyümüştür. Hepsinin kendi ailesi ve çocukları olmuştur. Ama son günlerde hepsi rüyalarında Düşler Ülkesi'ni görmeye başlamışlardır. Hepsi de uyudukları hatta azıcık kestirdiklerinde maceralı rüyalar görürler. Daha fecisi sabah uyandıklarında yanlarında bir şeyler getirdiklerini görürler. Bir kama, silah, şurup şişesi, timsah. Rüyalar Düşler Ülkesi'nden sızmaya başlamıştır.

 

Bu arada dha önceki macerada ve ceketi bulana kadar bu kitapta Peter Pan'ın yapraklardan yapılma bir elbisesi var.

 

Büyümüş Kayıp Çocuklar Düşler Ülkesi'nde bir sorun olduğunu düşünüp, Düşler Ülkesi'e uçmayı planlarlar. Ama uçabilmek için Peri Tozuna ihtiyaçları vardır.

 

Bir peri arar bulamazlar, sonra bir bebeği güldürüp, bir perinin doğmasını sağlarlar. Periler adlarıyla doğdukları için perinin zaten bir adı vardır: Ateşkuşu...

 

Ateşkuşu, obur, haylaz ve üstelik de sürekli, kafadan atan(yalancı manasında) bir peridir. her şeyi yer ya da dağıtır ve sürekli ilgi ister. Kızılsaçlı bir peri çocuk. Resmini yolladığımı Ateşkuşu. Kayıp çocuklara tekrar çocuk olmanın sırrını öğretirve uçmaları için peri tozu verir. Peri tozunu enselerine ve saçlarına sürüp, mutlu şeyler düşündüklerinde uçabilirler. Tekrar çocuk olmaları için ise çocuklarının kıyafetlerini giymeleri yeterlidir. Başkasının Kıyafetini Giyersen O OIursun. Yargıç Dütdüt'ün sadece kızları olduğu için onardan birinin elbisesini giyer ve uzun sarı örgülü saçları olan bir kıza dönüşür. Tüysiklet'in çocuğu olmadığı için yatağının ucuna doğru ilerler ve üzerinde ona elbise gibi gelen bir gömlekle küçük bir çocuğa dönüşür.

 

Bütün Çocuklar 9-10 Yaşlarında Çocuklar Olmuşlardır.

 

Wendy kızının elbisesini giymiştir. Elbise askısız, omuzları açıkta bırakan cinstendir. Üzerinde ayçiçekleri ve iki tavşan resmi işlenmiştir. (Sihirli annem'deki kı Wendy olabilir.) Oğlanlar enselerine peri tozu sürdükçe, kısa ve dik saçları gümüş rengi olur.

 

Düşler Ülkesi'ne gelince ortamda bir gariplik olduğu görürler. Gölgeler dört bir yana doğru uzamaktadır. Düşler Ormanı'nda, bir önceki macerada yaptıkları Wendy Evi'ni bulurlar. Düşsel Ağaç'ın üstünde, silindir şapkadan bacası olan minicik bir evcik.

 

Peter Pan onları hatırlamaz. Peter da kabuslar görmektedir. Tehlikeli ve cesur şeyler yapmaya karar verirler. Ev bir vagona dönüşür ve maceralı bir yolculuk yaşarlar. Fırtına Düşsel Ağacı ve evlerini yok eder. Yeraltındaki evlerine gidemezler, sanırsak oraya bir ejderha yerleşmiştir.

 

Tarazzo sirki ve sahibiyle karşılaşırlar. Adam marazlanan bir şahsiyettir. Gruba katılmak, çocuklara hizmet etmek ister. Aslanları ve ayıları vardır. Çocuklar konuyla pek ilgilenmezler. İkizler ağaç ejderhasını ateşle yok etmeye çalışırken (aslında ortamda ejderha filan yok) ormanı yakarlar. Denizle ormanın arasına sıkıştıklarında, bir ylkenli gelir. Yelkenli Kaptan Kanca'nın eski gemisi Kara Bayrak'tır. Önce biraz çekinir, sonra da binerler. Peter gemide kırmızı bir ceket bulur. Giydiğinde çok hoşuna gider. Ceketin cebinde bir define haritası bulurlar. Defineyi aramaya karar verirler. Wendy elbisesinden bir bayrak yapar ve geminin korsan bayrağından elbise diker.

 

Geminin ayçiçekli ve tavşanlı bir bayrağı olur ve adını da Pan Bayrağı olarak değiştirirler. Peter okuma yazmayı bilmez, arada seyir defterine resimler çizer.

 

Gemi Zigzag Boğazı'ndan geçip, Bin Ada Denizi'ne ulaşır. Gerçektn de burada boy boy ada vardır. Demirden yapılmış bir buharlı gemiyle karşılaşırlar. Gemi Kaptan Kanca'nın yardımcısı Starkey'in die. Starkey Kızılderilileriyle çocuklara saldırır. Kızılderililerin yarısı erkek, yarısı kızdır. Sirkçi Büyük Tarazzo ve hayvanları çocukları Kızılderililerin elinden kurtarırlar. Çocuklar Starkey'in gemisindeki gümüş zarları ele geçirirler. Tarazzo Peter'ın uşağı olur. Gümüş zarların paylaşılmasında tartışma çıkar. Tarazzo Peter'i sürekli pohpohlamakta ama bencillik ve tatsız hırs gibi kötü şeyler öğretmektedir. Bu arada gümüş zarların soğan olduğu ortaya çıkar. Ama Ateşkuşu hepsini yemiştir. Peter Ateşkuşu'nu cezalandırır.

 

Define haritasındaki yerler: Uzak kıyı, mor bataklık, pişmanlık labirenti, filler mezarlığı, susamış çöl ve susamış çöl ve bilinmeyen bölge.

 

Yolda Mıknatıs Taşı Starkey'in gemisini kendisine çeker. Sonr da Peter'ın gemisindeki bütün çivileri. Çocuklar son anda uçarak kurtulurlar. Karaya çıktıklarında kayıp çocuklrı arayan bebek bakıcılarına rastlarlar. Tarazzo onları bu kadınların kötü olduğuna, amaçlarının intikam almak olduğuna inandırır.

 

Bu arada definenin Düşzirve'de olduğunu öğrenirler. Oraya yürüyerek çıkmy bşlarlar. Bu arada Peter kıl bir çocuk olmuş ve büyü yeteneğini kaybetmiştir. Yiyecek belirtemez ve çocuklar aç kalırlar. Bu arada Tüysiklet uzamaya başlar ve Peter onu gruptan kovar.

 

Yolda yüzlerce periye rastlarlar. Periler kırmızı ve maviler diye ikiye ayrılmışlar savaşmaktadırlar. Periler çocukları esir alıp hangi tarafı tuttuklarını sorarlar. Mavi deseler eğer bunlar kırmızılıysa sonları kötü, tersi de kötü. Peter Pan perilere gökkuşağını göstrir ve kurtulurlar.

 

Aslında Düşzirve dönüşü olmayan bir yerdir. Soğukta üşüye üşüye tırmanıp hazineyi bulurlar.

 

Düşler Ülkesinin define sandıkları define avcılarının en değerli arzusunu, onların dünyada her şeyden çok istedikleri şeyi barındırır.

 

 

 

Kızılderili Tarihi

 

'Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece... Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzünü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz? '

 

- Şef Seattle (Duwarmish Kızılderilisi)

 

Kızılderili dendiğinde aklımıza ilk gelenler çadır, başa takılan bir tüy, ilginç isimler, yüzü boyalı insanlar, kovboy filmleri ve tabii ki vahşettir. İzlediğimiz film ya da belgeseller, okuduğumuz kitaplar, zihnimizde yer eden fotoğraflar hep geçmişin izlerini taşır, Kızılderilileri yok olmuş bir ırk gibi görmemize neden olurlar. Oysa Kızılderililer binlerce yıldır yeryüzünde yaşam savaşı veren ve bu savaşları 21. yüzyılda da devam eden bir millettir.

 

Yüzyıllar boyunca Amerika kıtasında mutlu, doğayla baş başa, sakin bir hayat süren Kızılderililerin kurdukları düzen,1492 yılında Kristof Kolomb'un hayatlarına girmesiyle altüst oldu. O tarihten itibaren sahip oldukları toprakları ve etnik kimliklerini kaybetmemek için direnen Kızılderililer, çok büyük haksızlıklara uğramışlardır.

 

Günümüzde, başta Amerika olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamlarını sürdüren Kızılderililer, tarih boyunca genellikle 'vahşi' kelimesiyle bir arada anılmışlardır. Oysa çizilen bu tablo gerçekleri yansıtmamaktadır.

 

Elinizdeki bu kitapta, Kızılderililerin yaşam serüvenleri tarafsız bir şekilde ele alınmıştır. Onlara karşı yapılan haksızlıklar, katliamlar, yok etme çalışmaları detaylı olarak gözler önüne serilmiştir. İnsanlık tarihinin tekrar böyle bir 'etnik soykırım' vahşetiyle karşılaşmamasını umut ediyor, geçmiş hataların gelecektekilere bir ders olmasını temenni ediyoruz.

 

 

 

Kızılderili Efsaneleri ve Masalları

 

Kızılderililer,Kuzey Amerka`nın asıl sahipleri, onlar hakkında bir sürü şey yayınlandı, çizildi. Yaşayışları, kabileleri, biribirleriyle ve beyaz adamla olan savaşları, nasıl kendi ülkelerinde esir düştükleri konu edildi. Reislerinin bilgece ettikleriveciz sözler posterleşti, duvarlar süsledi. Ama bu elinizdeki kitap bambaşka. Bu kitapta onların kamp ateşi yakıp da etrafında toplandında, babadan oğula, dededen, nineden toruna, kulaktan kulağa anlata geldikleri efsane ve masallarını bulacak okurken hem eğlenecek,hem de onların mitolojik kültürüyle tanışacaksınız.

 

 

 

DOLAPTAKİ KIZILDERİLİ

 

Omri'nin dokuzuncu yaş gününde aldığı iki hediye yaşamını baştan sona değiştirir. En iyi dostu Patrick'in verdiği plastik Kızılderili, Omri'yi hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu yetmezmiş gibi ağabeyi Gillon da, parası olmadığı için kardeşine yolda bulduğu eski bir dolabı hediye olarak verir. Oysa her iki hediye de hiç de sıradan şeyler değildir. Omri, Kızılderilisini dolaba koyup anahtarını çevirince birden sihir başlar ve Omri'nin yaşamı tuhaf ama bir o kadar da heyecanlı bir biçim alır. Küçük oyuncak canlanıvermiş, on sekizinci yüzyıl Amerika'sının Vahşi Batı'sından gelme savaşçı ruhlu Küçük Boğa olmuştur. Üstelik arkadaşı Patrick de Kızılderiliye özenip kendi kovboyunu canlandırmaya kalkınca iki arkadaş kendilerini zaman ötesi bir serüvenin içinde bulurlar.

 

Omri'nin Serüvenleri dizisinin üç kahramanı Omri, Adiel ve Gillon, gerçekte kitabın yazarı Lynne Reid Banks'in üç oğlunun adlarıdır. Yayınlandığı yıl Amerika'da yılın en iyi çocuk kitabı seçilen, pek çok ödül alan, filme de çekilen Dolaptaki Kızılderili, bu dizinin ilk kitabı. Öbür üç kitabı da pek yakında genç okurlarımızla buluşturacağız.

 

 

 

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili

 

Bir yaz akşamı Boğaz'ın ortasındaki Kız Kulesi'nin beyaz duvarlarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin... İşte, o an, omuzunuza konan martı kulağınıza şunları söyleyecektir: 'Kız Kulesi'ne de bakıyorsun, Kızılderililere de... Ama gerçeği göremiyorsun... Gel benimle

 

 

 

Kızılderili Bilgeliği

 

Ağaç olmadan bu sayfa,

 

Güneş ve toprak olmadan da, ağaçlar olmazdı. Yüce Ruh olmadan, nasıl yaratılış olmazsa, Yaratılış olmadan da, yaratan yoktur.

 

Yazan olmazsa okuyacak bir şey olmaz ya, Okuyucu yoksa, yazara ne gerek var? Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Bu kitap bizi birleştiren yaşam ağının gizene adanmıştır

 

 

 

Kızılderili Katliamı , Bartalomé de Las Casas,

 

 

Amerika kıtasının keşfine katılmış bir papaz olan Bartolomé de Las Casas tarafından, 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e ithafen yazılan Kızılderili Katliamı, Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini Eski Dünya’nın gözlerinin önüne sermiş ve birçok dile tercüme edilmiş çarpıcı bir tarihî eserdir.

“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

 

 

 

Kızılderili Felsefesi

 

Bu toprakların her karışı benim halkım için kutsaldır. Her tepe, her yamaç, her vadi, her ova, her koru geride kalan uzun günler içinde mutlu veya dertli olayların hatıralarıyla doludur.

Sizin sadece toprak olarak gördüğünüz, ayağınızın altın­daki yer, benim halkımın insanlarına daha şefkatli bir biçim­de dokunurdu. Çünkü bu toprak bizim atalarımızın kanıyla zenginleşmiştir. Bizim çıplak ayaklarımız onun içli dokunuş­larını hisseder.

Burada yaşayan küçük çocuklarımız bile bu loş ıssızlığı sev­diler, akşam vakti gölgeler içinde uçuşan ruhları selamladılar. Son Kızılderili de göçüp gittiğinde, benim halkımın hatı­raları beyaz adamların arasında efsane olacak. Bu kıyılarda halkımın göze görünmeyen ölüleri kaynaşacak. Çocukları­mın çocukları tarlada, dükkanda, yollarda ve ormanın ses­sizliğinde kendilerini yalnız hissettiklerinde aslında yalnız olmayacaklar. Geceleyin şehirleriniz ve köyleriniz sessizliğe bürünüp de terkedilmiş sandığınızda, bir zamanlar orada yaşamış olan ve hâlâ bu güzel toprağı çok seven eski sahipler ortalığı dolduracak. Beyaz adam asla yalnız kalmayacak. Beyaza adam adil olsun, benim halkıma iyi davransın. Ölüm güçsüz değildir. Ölüm mü dedim? Ölüm diye bir şey yoktur. Dünyaların değişmesi vardır.

 

KaRiNcA KaRaRiNcA